Zebur’un İlk Âyeti Nedir? Toplumsal Cinsiyet, Çeşitlilik ve Sosyal Adalet Açısından Bir Bakış
Zebur’un ilk âyeti, kutsal bir metnin başlangıcında yer alan ve insanların hayatlarına yön veren bir mesaj olarak algılanabilir. Ancak, bu âyetin toplumsal cinsiyet, çeşitlilik ve sosyal adalet gibi modern meselelerle nasıl ilişkilendirilebileceğini düşünmek, işin içine sadece dini değil, aynı zamanda bireylerin günlük hayatlarındaki zorlukları da katmak anlamına geliyor. Bu yazıda, Zebur’un ilk âyetini, İstanbul sokaklarında gördüğüm sahneler ve deneyimler üzerinden irdeleyerek, toplumsal cinsiyet eşitsizliği, çeşitlilik ve sosyal adaletin ışığında ele alacağım.
Zebur’un İlk Âyeti Nedir?
Zebur, en bilinen haliyle, İslam inancına göre Davud Peygamber’e indirilen kutsal bir kitaptır. Zebur’un ilk âyeti, kelime kelime bir anlam taşımasının ötesinde, insanların adalet ve huzur içinde yaşaması gerektiği üzerine derin mesajlar barındırır. Âyet, “Allah’ın adıyla” şeklinde başlayabilir ve bu başlangıç, toplumsal hayatın temellerinde yer alan adaletin, eşitliğin ve insan haklarının önemini vurgular. Bu âyet, her şeyin ilahi bir düzene göre şekillendiğini ve insanların bu düzene uygun yaşaması gerektiğini hatırlatır. Ancak bu basit bir dini mesaj değil; insanın sosyal ilişkilerinde nasıl adil, eşit ve saygılı olması gerektiğine dair bir çağrıdır. Şimdi, bu âyeti, günümüz Türkiye’sinin farklı dinamiklerine nasıl bağlayabileceğimize bakalım.
Toplumsal Cinsiyet ve Zebur
Bir gün İstanbul’da, Emin Ali Paşa Mahallesi’nde toplu taşıma kullanırken, kadınların otobüse binmesiyle ilgili gözlemlediğim bir durum aklıma geliyor. Kadınlar, çoğu zaman otobüsün ön kısmında, genellikle erkeklerin arka kısmında oturduğu bir düzeni takip ederler. Fakat, bazı kadınlar otobüsün arkasına geçmeye cesaret edebilir ve bunun sonucunda etrafındaki gözlemler, bazen onlara gözle görünmeyen bir baskı uygulayabilir. İşte bu tür pratikler, Zebur’un ilk âyetindeki “adalet” ve “eşitlik” gibi kavramlarla çelişir. Kadınların, toplumda adil bir şekilde yer bulması gerektiğini savunan bu mesaj, tam anlamıyla hayata geçmediğinde toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin arttığına şahit oluruz.
Zebur’dan alınan mesaj, her bireyin eşit değer taşıması gerektiğini hatırlatır. Oysa İstanbul’un mahallelerinde, bazen kadınlar hala “hak ettikleri” saygıyı görmekte zorlanıyorlar. Bu da, dini metinlerde yer alan adalet öğretilerinin sadece soyut kalmayıp, somut bir şekilde toplumsal yapılarla uyumlu hale getirilmesi gerektiğinin göstergesidir.
Çeşitlilik ve Zebur
Bir diğer önemli mesele de çeşitlilik… İstanbul’un bir köy gibi yaşandığı, çok farklı insanların bir arada yaşadığı, farklı kimliklerin kesiştiği bir şehirde yaşıyoruz. Yolda yürürken rastladığım, farklı etnik kökenlere, inançlara, kimliklere sahip insanlarla sıkça karşılaşıyorum. Çeşitli yaşam tarzları, farklı dini inançlar ve kültürel gelenekler… Ve bazen, bu çeşitliliğin getirdiği zorluklar, insanların birbirleriyle olan ilişkilerinde gerginliklere yol açabiliyor.
Zebur’un ilk âyeti, bir toplumu oluşturan bireylerin birbirlerine karşı saygı duymasını ve adil bir şekilde davranmasını öğütler. Bu mesaj, farklılıklarımıza saygı göstererek, bir arada yaşamayı mümkün kılar. Ancak ne yazık ki, toplumsal çeşitlilik karşısında bazı insanlar hala önyargılarla hareket etmekte ve bu da sosyal adaletin sağlanmasında önemli bir engel teşkil etmektedir.
İstanbul’daki farklı semtlerde, örneğin bir işyerinde veya sokakta, bazen insanların birbirlerine karşı ayrımcı tutumlar sergilediklerini görebiliyorum. İnsanlar, fiziksel görünümlerine, giydikleri kıyafetlere veya sahip oldukları yaşam biçimlerine göre yargılanabiliyorlar. Oysa ki Zebur’un ilk âyeti, her bir bireyin Allah katında eşit olduğu mesajını taşır. Toplumsal çeşitlilik, sadece kültürel veya etnik değil, aynı zamanda bireysel tercihlerde de önemli bir yer tutmalıdır. Fakat bu, çoğu zaman yalnızca teoride kalmakta, günlük hayatta yeterince dikkate alınmamaktadır.
Sosyal Adalet ve Zebur
Sosyal adalet, bir toplumun tüm üyelerinin eşit fırsatlara ve haklara sahip olması gerektiğini savunur. Ancak burada bir sorun var: İstanbul’un bazı mahallelerinde, yoksulluk ve sınıf ayrımları o kadar derin ki, sosyal adaletin gerçekten sağlanıp sağlanmadığını sorgulamak gerekiyor. Gördüğüm kadarıyla, bazen bir kişinin ekonomik durumu, ona sunulan fırsatları belirler. Örneğin, işyerinde yüksek mevkilerdeki kişiler genellikle daha az temsil edilen gruplara göre daha fazla hakka sahiptirler. Oysa Zebur’un ilk âyeti, insanların toplum içinde eşit haklarla yaşamalarını öğütler. Bu mesaj, sosyal adaletin ne kadar önemli olduğunu ve eşitliğin sağlanması gerektiğini vurgular.
İstanbul sokaklarında, kadınların veya dezavantajlı grupların nasıl daha az fırsata sahip olduklarını gözlemlemek, bu âyetin toplumsal eşitlik ve adalet üzerine verdiği mesajı tekrar hatırlatıyor. Eğer adaletin sadece bir kelime veya dini bir öğreti olarak kalmasına izin verirsek, o zaman gerçek anlamda sosyal adaletten söz edemeyiz.
Sonuç
Zebur’un ilk âyeti, aslında toplumsal cinsiyet eşitsizliği, çeşitlilik ve sosyal adalet gibi temel kavramlar üzerinden hayata dokunan derin bir mesaj verir. Ancak bu mesajın etkili bir şekilde toplumsal düzeyde uygulanabilmesi için, herkesin eşit haklara sahip olduğu bir toplumun inşa edilmesi gerekiyor. Eğer Zebur’un öğretilerini gerçekten hayatımıza katmak istiyorsak, adalet, eşitlik ve çeşitliliği yalnızca sözde değil, özde de uygulamalıyız. Aksi takdirde, bu değerler sadece kutsal kitaplarda kalır, sokaklardaysa farklı bir gerçeklik bizi bekler.